
Geçtiğimiz aylarda, kütüphane ve arşivimizi gezmeye gelen bir gruba koleksiyonumuzdan örnekler gösterirken o harika GÖK-TUR uçakları afişi karşıma çıktı. Afişin peşine düşüp firmayı araştırmaya başladığımda ise altından son derece ilginç bir hikâye belirdi. Zaten bizim işimizin en güzel tarafı da bu; malzemenin içinde kaybolmak ve onun hikayesini arayıp bulmak. İşte bu yüzden GÖK-TUR’un o kısa ama sıra dışı hikayesini yazmak istedim.
Hikâyenin başrolünde, GÖK-TUR ‘un kurucusu pilot Mehmet Altunbay var. Onun geçmişi, aslında kurduğu bu havayolu şirketinin neden bu kadar cesur bir girişim olduğunu fazlasıyla açıklıyor. 1933 yılında Sovyet Rusya’da Askeri Hava Okulu’ndan mezun olan Altunbay, yeteneği sayesinde üç defa takdirname alır. Fakat, 1939 yılında rejimin Türklere uyguladığı yoğun baskılar ve hakkında çıkartılan idam kararı neticesinde arkadaşlarıyla birlikte gözünü karartıp bir uçakla kaçmaya karar verir. Uçakları kaçış esnasında ağır hasar alsa da İran’a mecburi iniş yapmayı başarırlar. Sovyetlerin İran’ı işgal etmesi üzerine tam iade edilecekken, Türkiye Büyükelçiliği’ne sığınarak kurtulurlar. Altunbay ve arkadaşlarının yaşadığı bu olaylar 1967 yılında “501 Numaralı Hücre” adında bir sinema filmine de konu olmuştur.
Yaklaşık 9 ay süren bu gerilimli süreçten sonra Bağdat’a geçen Altunbay ve arkadaşları, yine büyükelçiliğin yardımlarıyla trenle anavatana geçmeye çalışırken bu kez İngilizlere yakalanırlar. 2,5 ay hapis yatıp tam kurşuna dizilecekken, Türkiye’nin Bağdat Büyükelçisi’nin müdahalesiyle ölümden dönerler ve 1941 yılında nihayet o çok özledikleri anavatana ayak basarlar.
Altunbay için Türkiye’deki ilk durak, havacılık tarihimizin bir diğer dev ismi olan Nuri Demirağ’ın yanı olur. Demirağ’ın kurduğu Gök Okulları’nda başpilotluk yaparken, aynı zamanda yerli üretimimiz olan ‘Nu. D. 38’ uçağının deneme uçuşlarını gerçekleştirerek gökyüzündeki ustalığını pekiştirir. Altunbay Demirağ’ın uçak fabrikası kapandıktan sonra rotasını 1943 yılında Hava Kuvvetleri’ne çevirir. 1945 yılına gelindiğinde ise, 1960’a kadar sürecek olan o uzun ve istikrarlı Türk Hava Yolları serüveni başlar.
İşte GÖK-TUR, Altunbay’ın bu yoğun profesyonel kariyerinin ve biriken devasa tecrübesinin en olgun döneminde, 1952 yılında bir “rüya proje” olarak doğar. THY’deki yıllarının tam ortasında, gökyüzüne dair biriktirdiği tüm o birikimi kendi kanatlarıyla taçlandırmak ister. Ağustos 1952’de büyük bir cesaretle Türkiye’nin ilk özel sivil havacılık şirketlerinden birini kurar. Elimdeki o renkli afişte gördüğümüz ‘Halk Uçuşlarına Başladı’ müjdesi, aslında Nuri Demirağ’ın yanında pişen, Hava Kuvvetleri’nde çelikleşen ve THY’de devleşen bir pilotun en büyük mirasıdır.
Mehmet Altunbay, 1952 yılında tüm bu birikimiyle sadece iki uçak kullanarak Türkiye’nin ilk özel sivil hava taşımacılık şirketini, GÖK-TUR’u kurdu. İlk etapta, koleksiyonumuzdaki o afişte bulunan 6 yolcu kapasiteli, çift motorlu Airspeed Consul tipi uçak TC-GÖK tesciliyle kayıtlara geçti. Ona, 4 yolcu kapasiteli, tek motorlu Percival Proctor V tipi TC-GÜN eşlik ediyordu.
Afişin üzerinde ‘Halk uçuşlarına başladı’ yazsa da, dönemin ekonomik şartları ve havacılığa karşı duyulan o çekingenlik, Altunbay’ı yaratıcı bir çözüme itti: Gazete taşımacılığı. Gök-Tur, İstanbul’un taze haberlerini Anadolu’ya ulaştırmak için uçmaya başladı. Ancak bu güzel girişim, daha yolun başındayken hazin bir kazayla sarsılacaktı.
26 Eylül 1952’de dönemin gazete haberlerine göre, saat 11:30 sularında pilot Talip Demirkol, TC-GÖK uçağıyla 600 adet gazeteyi İzmir’e ulaştırmak üzere Yeşilköy’den havalandı. Ancak kalkıştan kısa süre sonra uçağın motoru (bazı kaynaklara göre ağırlık nedeniyle) büyük bir gürültüyle patladı. Demirkol, uçağı hemen Yeşilköy’e geri döndürmeye çalıştıysa da ikinci motorun da arızalanmasıyla Marmara Denizi’ne mecburi iniş yapmak zorunda kaldı.
O anları daha da ilginç kılan ise kazayı ilk olarak bölgede eğitim uçuşu yapan bir topçu uçağımızın fark etmesiydi. Telsizle konumu bildirilen Lando isimli İtalyan gemisi hemen yardıma koştu. İşin trajik yanı, pilot Talip Demirkol’un yüzme dahi bilmiyor olmasıydı! Uçağın camlarını parçalayarak dışarı çıkmayı başaran pilot, bolca deniz suyu yutmuş ve ağır yaralanmıştı. Lando gemisinden indirilen bir sandal ile son anda kurtarılan Demirkol, kıyıya ulaştırıldıktan sonra Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne kaldırıldı.
Kaderin garip bir cilvesi olarak, aynı gün Eskişehir’de bir askeri uçak daha düşmüş ve oradaki pilot da tıpkı Demirkol gibi kazadan sağ kurtulmuştu. Türkiye o gün iki mucizeyi birden konuşuyordu.
Henüz aktif uçuşlarına başlayalı sadece 3 ay olmuşken en önemli uçağını kaybeden GÖK-TUR, bu kazanın getirdiği maddi ve manevi yükü taşıyamadı. 1953 yılının başlarında, Türkiye’nin bu ilk özel sivil havacılık girişimi faaliyetlerine son vererek tarih sahnesinden çekildi. Mehmet Altunbay 1960 yılına kadar THY’deki görevine devam ederken, Talip Demirkol ile ilgili kayda değer bir bilgiye rast gelemedim. Altunbay 1987 yılında vefat etmiş, notları ve anıları ailesi tarafından derlenip 1989 yılında “Hürriyet’e Uçan Türk: Mehmet Altunbay’ın Hatıraları” olarak yayınlanmıştır.
Bugün arşivimizde duran o GÖK-TUR afişine baktığımda, sadece renkli bir kağıt parçası değil; Sovyetler’den kaçan bir pilotun azmini, Marmara’nın sularındaki o can pazarını ve sivil havacılık tarihimizin bu kısa ama cesur macerasını görüyorum. Kuru bir katalog kaydı yerine bu hikâyeyi anlatmak istedim; çünkü bazen bir afiş, içinde koca bir devrin hayallerini gizler.
Furkan Sevim
İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Kütüphane Sorumlusu
